2008 YILI YUKARI ANZAF KALESİ KAZISI
Yoncatepe Sarayı, Nekropolü ve Aşağı Kenti, bugünkü modern Van Kenti'nin 9 km. güneydoğusundaki Yukarı Bakraçlı (eski Yedikilise) Köyü'nün 1.5 km. güneybatısında yer almaktadır. Saray yerleşmesinin 1.5-2 km. doğusunda yükselen Varak (2800 m.) ve Erek (3200 m.) dağları, tam bir yarım ay biçimindeki doğal konumu ile doğudan esen sert ve soğuk rüzgarları önlemekte ve daha elverişli bir iklim sağlamaktadır. Doğu Anadolu Bölgesi'nin en zengin su kaynaklarına sahip olan Varak ve Erek dağları, aynı zamanda Van Bölgesi'nin ulaşım yönünden en elverişli ve kolay çıkılabilen yaylalarına da sahiptir. Su kaynaklarının yanı sıra, zengin otlak ve dağ çayırlarına sahip Erek Dağı ve yakın çevresi, yaz mevsiminde onbinlerce küçükbaş hayvanı ile göç eden yarı göçebe topluluklar tarafından yaylak olarak kullanılmaktadır. Varak ve Erek dağlarının hemen güneybatı eteğinde yer alan Yoncatepe Sarayı ve Aşağı Kent yerleşmesi, zengin su kaynakları ve otlaklarına sahip Keşişgöl Yaylası'na giden yolu denetim altında tutmaktadır. Yoncatepe Sarayımdan bakıldığı zaman kuzeyde Van Kalesi (eski Tuşpa), Van Şehri ve Toprakkale (eski Rusahinili) çok rahat bir şekilde görülmektedir. Oldukça elverişli ve güçlü savunma sistemine sahip olan Yoncatepe yerleşmesi, bu işlevini Urartu Krallığı'nın yıkılışına değin sürdürmüştür.
Saray yerleşmesinin 700- 800 m. kuzeyinde, Aşağı Kentin ise 600 m. kuzeybatısında, şimdilik Van Bölgesi'nin en eski sulama tesisi olan Harabe Barajı bulunmaktadır. Doğuda Varak Dağı eteklerinden çıkan zengin su kaynaklarının önü, tıpkı büyük bir havuz gibi bir biri ardı sıra barajlar ile kesilmiştir. Köyün içinde ve batı eteğinde bulunan Bakraçlı barajlarının içi dolmasına ve duvarları tahrip olmasına karşın. Harabe Barajımın gövde duvarı günümüze değin sağlam bir şekilde varlığını korumuştur. 4- 5 m. genişliğinde, 2 m. yüksekliğinde ve 80 m. uzunluğundaki baraj duvarı, arazinin eğimli olan batı kesimini kapatmaktadır. Baraj duvarı, düzgün kumtaşı bloklardan yapılmıştır. Ancak ne yazık ki yüzlerce yıldan beri suların taşımış olduğu kalın toprak tabakası, barajın içini doldurmuştur. Günümüzde barajın içi tarla olarak kullanılmaktadır. Batı yüzde ve duvarın ortasında bulunan 35 x 35 cm. büyüklüğündeki savak kısmı, bugüne değin bulunan Urartu barajlarmdaki savakların en küçüğünü oluşturmaktadır. Batı yönüne doğru akıtılan sular, tarım alanlarının, sebze ve meyve bahçelerinin su gereksinmesini karşılamaktadır.
Basık bir tepe görünümünde olan Yoncatepe'nin en yüksek kesiminde saray, bunun kuzeydoğu eteğinde sivil yerleşim alanı ve kuzey eteğinde de nekropol bulunmaktadır. Erken Demir Çağına ait diğer kale ve yerleşim merkezlerinde olduğu gibi, Yoncatepe'de sivil yerleşim merkezi ile nekropol alanı neredeyse iç içedir. Yerleşim merkezi ile nekropol alanının iç içe olmasında, kullanılabilir arazinin çok az ve yetersiz olmasının büyük etkisi vardır. Deniz seviyesinden 2050 m. yüksekliğinde olan saray yerleşmesi, şimdilik Türkiye'nin en yüksek rakımlı kazı alanını oluşturmaktadır. Saray yerleşmesinin güneyi dik ve derin bir uçurum ile sonuçlanmaktadır. Güneydoğudan batı yönüne doğru akan Doni Çayı, araziyi geniş ve derin bir şekilde oymuştur. Saray yerleşmesinin kuzey kesimi de dik olmasına karşın, kuzeydoğu ve kuzeybatı yönlerine doğru teraslar halinde alçalmaktadır.
Doğu- batı doğrultusunda uzanan saray yerleşmesi, yaklaşık 2.650 m2 'lik bir alana yayılmaktadır. Arazinin doğu kesimi çok dik ve eğimli olduğu için, sarayın en önemli mimari yapıları, batıda 1675 m 'lik bir alana yapılmıştır. Arazinin doğusu ile batısı arasındaki yükseklik farkının 10 m.'yi geçmesi, doğu bölümündeki mimari yapılar için çok büyük bir sorun oluşturmuştur. Bu yüzden doğu bölümündeki mimari yapılar, açık avlu dışında en çok 450 m 2 'lik bir alanda teraslar üzerinde yapılmıştır. Bu durumda Yoncatepe Sarayı'nm, Urartu sarayları ile kıyaslanmayacak ölçüde küçük olduğu görülmektedir.
Temelleri taştan ve bunun üzeri de kerpiçten örülen saraydaki mimari yapıların çok güçlü ve yüksek dış duvarları, aynı zamanda savunma duvarı görevini görmektedir. Saraydaki mimari yapıların ilk katının duvarları düzgün kum taşlarından, ikinci katın duvarları da kerpiçten yapılmıştır. Bu haliyle Yoncatepe, Van Ovası'nm kuzeydoğusunda Zımzım Kayalıkları üzerinde bulunan ve çevresi sur duvarı ile çevrili olmayan Toprakkale'nin {Rusahinili) konumuna çok benzemektedir. Ancak Toprakkale'de ulusal Tanrı Haldi adına kurulmuş tapmak olmasına karşın, Yoncatepe yerleşmesinde tapmak yoktur. Bilindiği gibi Urartu saraylarının çok büyük bir kısmı, yüksek ve yalçın kayalıklar üzerinde, çevresi çok güçlü savunma duvarları ile çevrelenen kaleler içinde bir veya iki tapmak ile birlikte planlanarak yapılmıştır.
Şimdilik bu kuralın dışında kalan tek yerleşme, Patnos Aznavurtepe'nin 8 km. güneydoğusunda bulunan Giriktepe Sarayı'dır. Bu yüzden Yoncatepe Sarayı, alçak bir tepe üzerinde bulunan Giriktepe Sarayı'nm konumuna çok benzemektedir. Ancak son sekiz yıldan beri akropoldeki sarayda sürdürdüğümüz arkeolojik kazı çalışmalarında herhangi bir çivi yazısı örneği bulamadığımız gibi, erzak küpleri üzerinde işaret, ölçek ve çivi yazısı ile resim yazısı da bulunamamıştır. Çok büyük bir olasılıkla Yoncatepe Sarayı, yerleşim merkezi ve nekropolü, Urartu Krallığı egemenliğine tabi olmayan bir yerel beyliğe ait olmalıdır. Bilindiği gibi hem çivi yazılı Assur kaynakları, hem de Urartu kaynakları bu tür beyler konusunda önemli bilgiler vermektedir; örneğin Van'da bulunan küçük bir stel üzerinde şunlar okunmaktadır:
Rusa oğlu Argişti, Gilurani 'nin ormanının önü olan bu yerden,
Batu oğlu İşpilini'nin bahçesine kadar, okunu 950 lokat (yaklaşık 485 m.) attı.
Görüldüğü gibi, Urartu Krallığı'nm başkentliğini yapan Van Ovası'nda bile bağ, bahçe ve orman alanlarına sahip beylerin varlığından söz edilmektedir.
Ayrıca Assur Kralı II. Sargon, M.Ö. 714 yılında Urartu ve onun müttefiklerine karşı düzenlemiş olduğu ünlü sekizinci seferinde, savaşta yendiği Kral I. Rusa'nm yakın çevresindeki Urartu soylu sınıfına ait beyleri, özellikle kral soyundan gelen temsilcilerden ayırmaktadır. Urartu yazılı kaynaklarının da sık sık belirttiği gibi, savaşlara kendi askerleri ile katılan Urartu soylu sınıfına ait beyler ve komutanlar, hiç kuşkusuz savaşlardan erkek ve kadın tutsaklar ile birlikte büyük oranda büyükbaş ve küçükbaş hayvanları ganimet olarak almaktaydılar.
Yoncatepe Sarayı'nm ne zaman kurulduğunu şimdilik kesin olarak bilemiyoruz. Ancak saray yerleşmesinin hemen kuzey eteğinde bulunan nekropol alanındaki birçok mezar, M.Ö. 1. binyılm başlarından beri kullanılmıştır. Saray, M.Ö. 7. yüzyılın sonlarında Doğu Anadolu Bölgesi'ne kuzeyden ve doğudan bir çekirge sürüsü gibi giren İskitler tarafından diğer Urartu kaleleri ile birlikte yakılıp yıkılmıştır. Bu korkunç yıkım ve yağmadan canını zor kurtaran halk, taşınabilir eşya ve silahlarıyla birlikte Erek Dağı'na sığınmıştır. Ayrıca saraydaki insanlar kaçarken yanlarına yiyecek ve bakliyat almayı da ihmal etmemişlerdir. Büyük Salon'un döşeme taşları üzerine dökülen kırmızı mercimek taneleri, kaçışın ne denli acele ve büyük bir panik içinde olduğunu göstermektedir. Bu yıkımdan sonra saray kesimi, yeni bir yerleşmeye uğramamıştır.
Çalışma Yapılan Yerler
Yoncatepe Saray Duvarlarının Restorasyon Çalışmaları
Güneybatı Duvarları
Güneydoğu Duvarları
Aşağı Kent Yerleşmesi Kazı Çalışmaları
I No'lu Oda
II No'lu Oda
***
2007 YILI YUKARI ANZAF KALESİ KAZISI
GİRİŞ
Aşağı ve Yukarı Anzaf Urartu Kaleleri, bugünkü modern Van kentinin 11 km. kuzeydoğusunda yer almaktadır. Aşağı Anzaf Kalesi Urartu Kralı İşpuini (M. Ö. 830- 810), Yukarı Anzaf Kalesi de bu kralın oğlu Menua (M. Ö. 810- 786) tarafından kurulmuştur. 62 X 98 m. büyüklüğünde dikdörtgen bir plan gösteren Aşağı Kale, 6.000 m2'lik bir alan üzerine kurulmuştur. Deniz seviyesinden 1900 m. yüksekliğindeki kale, fazla yüksek ve engebeli olmayan kayalık bir tepe üzerinde yer almaktadır. Kuzeyde Transkafkasya'dan, doğuda ise Kuzeybatı İran içlerinden gelen önemli askeri ve ticaret yollarının Urartu başkenti Tuşpa'ya (Van Kalesi'ne) ulaşmadan önce bir düğüm noktasında yer alan Aşağı Anzaf Kalesi, tümüyle askeri amaçla kurulmuştur. Örneğin kalede bulunan 6 inşaat yazıtında da, Kral İşpuini çok güçlü bir kale yaptırdığından söz etmektedir. Gerçekten de çok iri taşlardan kurtinsiz ve bastiyonsuz olarak yapılan kalenin anıtsal sur duvarlarının benzerine, Urartu Krallığı'nın yayılım alanında şimdilik rastlanılmamaktadır.
800 m. güneyde yer alan Yukarı Anzaf Kalesi ise, Aşağı Anzaf tan tam 10 kat daha büyüktür. Deniz seviyesinden 1995 m. yüksekliğinde kayalık bir tepe üzerine kurulan kale, şu anda Türkiye'nin ikinci yüksek rakımlı kazı alanını oluşturmaktadır. 60.000 mVlik bir alana yayılan kale, kendisine bir sur ile birleşik olarak yapılan güneyindeki Aşağı Kent ile birlikte 200.000 m2,lik bir alanı kaplamaktadır. Yukarı Anzaf Kalesi'ni çevreleyen taş duvarların temelleri, Aşağı Anzaf tan farklı olarak kurtin ve bastiyon tekniğinde inşa edilmiştir. Bastiyon uzaklıkları eşit değildir ve bu yüzden Urartu kale mimarisindeki bastiyonların ilk örneğini oluşturmaktadır.
Kalenin 850 m. doğusunda bulunan Yukarı Anzaf Barajı, kuzeyinde bulunan geniş ve bereketli topraklarda yapılan tarımın su gereksinmesini karşılamaktadır. Bu önemli baraj, geçmiş olduğu küçük onarımlar ile günümüzde de başarılı bir şekilde çalışmaktadır. Geniş ve bereketli topraklardan elde edilen tarım ürünlerinin depolandığı Yukarı Anzaf Kalesi, Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük yönetim ve ekonomik üretim merkezlerinden birini oluşturmaktadır.
Yukarı Anzaf Kalesi'ni diğer Urartu kalelerinden ayıran en önemli ayırtkan özelliğinin başında, kurulduğu tarihten yıkılışına değin sürekli bir yerleşime sahne olması ve sürekli olarak genişlemesi gelmektedir. Ortaya çıkarılan çivi yazılı inşa yazıtları ile tunç eşya ve silahlar üzerindeki yazıtlar, Urartu krallarının yaptırdıkları yeni mimari yapılardan ve kurdukları silah depolarından söz etmektedir. Bu yüzden Yukarı Anzaf Kalesi 9. yüzyılın son on yılından, 7. yüzyılın sonlarına kadar Urartu kale mimarisinin gelişimini canlı bir şekilde yansıtmaktadır.
Yukarı Anzaf Kalesi, günümüze değin Kafkasya, Kuzeybatı İran ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan ve kazısı yapılan Urartu kalelerinde, çivi yazılı bronz eşya ve adak silahının en fazla sayıda ortaya çıkarıldığı yönetim merkezi olma özelliğini taşımaktadır. Bugüne kadar Kral İşpuni (M.Ö. 830-810) ile II.Argişti (M.Ö.714-685) dönemleri arasında hüküm süren krallara ait 29 adet çivi yazılı eşya ve silah ortaya çıkarılmıştır. Bronz eşya ve adak silahları üzerindeki ilginç ve birbirinden değerli yazıtlar, Urartu tarihi ve yazıt bilimine çok büyük bir katkı sağlamıştır.
ÇALIŞMA ALANLARI
Daha önceki yıllarda başlanılmasına karşın açılamayan ve saraya ait olduğu anlaşılan çok sayıdaki depo odasını ortaya çıkarmak amacıyla, 2007 yılı kazı çalışmalarına Yukarı Anzaf Kalesi'nde ağırlık verilmiştir.
Önceki yıllardaki kazı çalışmaları sonucunda, kalenin en yüksek kesiminde bulunan Tanrı Haldi'ye ait tapınak avlusunun en kuzeybatı uç kesiminde ortaya çıkarılan pithoslu ve pithossuz depo odaları, çok geniş bir alana yayılan tapmak avlusunun kuzeyinin tümüyle saraya ait depo odaları ile kaplı olduğunu göstermiştir. Taş temel üzerine yüksek kerpiç duvarları ile yan yana bitişik olarak yapılan depo odalarının, birbirleriyle birer kapı aracılığıyla bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır.
15 no'lu sütunlu salonda ortaya çıkarılan sütun kaideleri çevresindeki çivi yazıtlarından anlaşılacağı gibi, çok sayıdaki salon ve depo odası, sarayın eklentilerini oluşturmaktadır.
Yukarı Anzaf Kalesi'nde 2007 yılında başlatılan kazının temel amacı, geçmiş yıllarda pithoslu depo odalarında başlanılmasına karşın, zaman ve maddi olanaksızlıkların yanı sıra, kerpiç duvarların tahrip edilmeden ortaya çıkarılması amacıyla özenli bir şekilde yürütülen ve bitirilemeyen kazı çalışmalarının devam ettirilmesidir. Çalışmaların ağır ilerlemesinde, saraya ait odalar topluluğunun mevcut toprak seviyesinden 4 - 5 m. derinlikte olmasının da çok büyük etkisi olmuştur. Sürdürülecek olan kazı çalışmaları ile mimari yapıların planları ortaya çıkarılacak, birbirleriyle olan ilişkileri araştırılacak ve bunlardan da önemlisi odaların nitelikleri ve hangi amaçla kullanıldıkları konusunda bilgi sahibi olunacaktır. Çünkü 60.000 m2'lik bir alana yayılan Yukarı Anzaf Kalesi'nde, ulusal Tanrı Haldi'ye ait tapınak avlusunda saraydaki depo odalarının bulunamaması çok büyük bir eksiklikti. Saraya ait depo odalarının bulunduğu kesimin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 1975 m.'dir. Salon ve odalar topluluğunun hemen kuzey ve kuzeydoğu kısmı ise dik ve eğimli bir şekilde aşağıdaki kuzey surlarına doğru inmekte ve 1920 m. koduna düşmektedir. Herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için, saray kesimindeki salon ve odalar batıdan doğuya doğru numaralandırılmıştır.
15 NO'LU BÜYÜK KABUL SALONU
Kuzeyden güney yönüne doğru Haldi Tapınağı avlusuna kadar ilerleyen 10 no'lu ana koridor, 2.5 m. genişliğinde ve ortalama 46 m. uzunluğundadır. 46. metrede ana koridorun güney yüzünün yüksek bir kerpiç duvar ile kapatıldığı görülmektedir. Bundan sonra ana koridor 90°'lik bir açı ile doğu yönüne doğru devam etmektedir. 13 no'lu koridor olarak adlandırdığımız bu koridorun genişliği 2 m., uzunluğu da 38 m.'dir. Bu koridorun doğu yönüne doğru devam eden yan duvarlarının eğimin çok dik olması yüzünden daha çok tahrip olduğu görülmüştür. Taş temel üzerine kerpiç bloklar ile inşa edilen koridorun güney ve kuzey duvarının bazı kısımları, çıkan şiddetli yangın yüzünden yer yer tuğlalaşmıştır. Koridorun güney duvarı üzerinde herhangi bir kapı boşluğu görülmezken, kuzey duvarı üzerinde belirli aralıklar ile dört kapı girişi bulunmaktadır. Kapı girişleri ortalama 1.50 m. genişliğinde ve 1.80- 1.90 m. yüksekliğindedir. Kapı ve duvarların yıkılmaması için, taş ve toprak ile dolu olan kapının içleri boşaltılmamıştır.
Bunun yanı sıra ana koridorun batı yönüne doğru devam ettiği de görülmüştür. Batı yönüne doğru devam eden koridor, ortalama 4.30 m. genişliğinde ve 3.5 m. derinliğinde küçük bir ara bölme yaptıktan sonra, bir başka odanın kapı girişi ile karşılaşılmaktadır. Yani burası batı yönüne doğru devam eden Büyük Kabul Salonu'nun doğu yönündeki bir ön avlusunu oluşturmaktadır. Güney duvarına eklenen kapı girişi duvarı, 1.90 m. derinliğinde ve 2.80 m. uzunluğundadır. Güney duvarına yapılan kapı girişi, 1.5 m. genişliğinde ve 1.80 m. derinliğindedir. Yani kapı girişi duvarın tam ortasında değil, 12 no'lu odanın güney duvarına bitişik olarak yapılmıştır. 1.80 m. derinliğindeki kapı girişinin tabanına 50 cm. genişliğinde bir eşik taşı konulmuştur. Tek parça bir taştan çok özenli bir şekilde düzeltilen eşik taşı, kuzeyde ve güneyde kapı girişi duvarlarının altına girmektedir. Eşik taşının üzeri, sanki zımparalanmış gibi düz ve parlaktır. Şimdiye kadar ortaya çıkarılan odaların kapı girişi tabanlarında bu kadar özenle işlenmiş eşik taşına rastlanılmamıştır. Büyük bir özenle yapılan eşik taşı, 15 no'lu Büyük Kabul Salonu'nun çok görkemli bir yapı olduğunu göstermektedir. Kapı girişinin üst kısmına, diğer odaların kapı girişlerinde olduğu gibi, yassı kumtaşı levhalar konulmuş ve bunun üzerine de büyük bir ahşap kalas lento taşı gibi yerleştirilmiştir. Ancak ahşap kalas çürümüş ve kapı boşluğunun içi çok kalın bir taş ve toprak tabakası ile en küçük bir boşluk kalmamacasına dolmuştur.
Şimdilik ortalama 13 m. Genişliğinde ve 26 m. Uzunluğunda olan 15 no’lu Kabul Salonu’nun güney duvarları henüz bulunamamıştır. Kuzey güney doğrultusunda dikdörtgen bir plan gösteren Kabul Salonu, oldukça etkileyicidir. Şimdilik 238 m2 lik bir alana yayılan Kabul Salonu, Urartu Kabul Salonlarının en eskisini ve büyüğünü oluşturmaktadır. 2008 yılında sürdüreceğimiz kazı çalışmaları sonucunda hem bu önemli kabul salonunun güney sınırları saptanacak, hem de bu kadar geniş ve uzun salonun çatısının kaç sütun kaidesi ile taşındığı öğrenilmeye çalışılacaktır.
16. No’lu Oda
10 no’lu ana koridordaki kapı girişinden 9 m. Kuzeyde, doğu yönüne açılan ikinci kapı girişi yer almaktadır. 14 no’lu Payeli Salon’un hemen kuzeyinde bulunan bu mekanı da, şimdilik 16 no’lu oda olarak adlandırdık. Tıpkı 14 no'lu odanın kapı girişi gibi, bu odanın kapı girişi de 1.35 m. genişliğinde ve 1.90 m. derinliğindedir. Diğer depo odalarının kapısı gibi, bu odanın kapısı da çift kanatlı olup, içeriye doğru açılmaktadır. Çıkan şiddetli yangın yüzünden kapı kirişleri ile birlikte kapı kanadı ve ahşap tavan örtüsü şiddetli bir şekilde yanmış ve bunun sonucunda da kerpiç duvarlar tuğlalaşmıştır.
Doğu batı doğrultusunda uzanan oda, dikdörtgen bir plan göstermektedir. Oldukça büyük olduğu anlaşılan bu odanın doğu duvarı, arazinin dik ve çok eğimli olması yüzünden yıkılmıştır. Odanın batı duvarı yüksek, kuzey ve güney duvarları da yıkıldığı için alçaktır. Özellikle salonun en çok tahrip olan kısmını, 14 no'lu odanın duvarı ile ortak olan güney duvarı oluşturmaktadır. Güney duvarı aynı zamanda 14 no'lu Payeli Salon'un kuzey duvarını meydana getirmektedir. Bu salonun duvarlarının da, diğer odaların duvarları gibi temellerinin 1-1.5 m. yüksekliğindeki kısmı taştan, bunun üzerinin de kerpiçten yapıldığı görülmüştür. Ortalama 3-3.5 m. yüksekliğindeki kerpiç duvarların üstü beyaz kireç ile badana edilmiştir. Kandillerin ve küçük eşyaların konulduğu küçük nişler, şimdilik batı, kuzey ve güney duvarları üzerinde görülmemektedir. Salonun tabanının da, diğer odaların tabanları gibi sıkıştırılmış kilden yapıldığı gözlemlenmiştir.
16 no'lu salon, şimdilik 10 m. genişliğindedir. Bu haliyle salon, güneyine bitişik olarak yapılan 14 no'lu Payeli Salon'dan daha geniştir. Doğu yönüne doğru ise ancak 14 m. kadar kazılabilmiştir. Ancak çatının ve kerpiçten oluşan yan duvarların yıkılmasıyla, salonun içinde çok kalın bir dolgu toprağı birikmiştir. Giriş kapısından 2.5 m. doğuda ve salonun ortasında, tabana gömülmüş 50 cm. çapında bir sütun kaidesi saptanmıştır. Burada ilginç olan, kumtaşından yapıldığı sanılan kaidenin, mevcut taban seviyesinden 40-50 cm. daha aşağıya gömülmüş olmasıdır. Sütun kaidesi üzerindeki ağaç direk ise yanmıştır. Sütun kaidesi üzerine yerleştirilen ağaç direğin taban seviyesindeki çevre kısmı, daha küçük taşlar ile sıkıştırılmış ve ağaç direk sağlamlaştırılmıştır. Yukarı Anzaf Kalesi'ndeki sütunlu salonlarda, ilk kez böylesine ilginç bir uygulama görülmektedir.
Batıdaki ilk sütun kaidesinden 2.5 m. doğuda, eşit aralıklar ile üç sütun kaidesi daha ortaya çıkarılmıştır. Her üç sütun kaidesi de ortalama 50 cm. çapında ve tabandan 40 - 50 cm. aşağıdadır. Sütun kaideleri çevresinde, yanan ahşap direklerin külleri bulunmuştur.
Şimdilik 10 m. genişliğinde ve 14 m. uzunluğunda dikdörtgen bir plan gösteren 16 no'lu odanın doğu bölümü, eğimin çok dik olması yüzünden aşağılara doğru yıkılarak, tahrip olmuştur. Bu yüzden odanın kaç metre uzunluğunda olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Öyle anlaşılmaktadır ki 16 no'lu odanın uzunluğu, hemen güneyinde bulunan Payali Salon gibi 24m. olmalıydı. Bu durumda toplam 240 m2 'lik bu büyük odanın çatısını, 7 sütun taşımış olmalıdır.
Tıpkı atölye olarak kullanılan Büyük Salon gibi, 16 no'lu odanın da büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu büyük salonun hangi amaçla kullanılmış olduğunu, oda içinde herhangi bir arkeolojik malzemenin bulunmaması yüzünden şimdilik kesin olarak bilemiyoruz.
İlginçtir ki, bugünkü Yukarı ve Aşağı Anzaf (Dereüstü) köy konutlarının içindeki sütun kaideleri de, tıpkı 16 no'lu odadaki sütun kaideleri gibi mevcut taban seviyesinden 30 - 40 cm daha aşağıya gömülmüştür. Mevcut taban seviyesinden daha aşağıya gömülen ve taban hizasında küçük taşlar ile sıkıştırılan sütun kaidesi üzerindeki ağaç direk, çok daha fazla sağlam olmaktadır. Anzaf köy konutlarında yüzlerce yıldan beri uygulanan bu ilginç mimari geleneğin, Urartu mimarisinden esinlendiği anlaşılmaktadır.
17 No'lu Oda
17 no'lu oda, Büyük Kabul Salonu'nun kuzeydoğu köşe duvarına bitişik olarak yapılmıştır. Ortalama 1.05m. genişliğinde ve 2 m. derinliğindeki kapı girişi, odanın güney duvarı üzerinde bulunmaktadır. Kapı girişinin her iki tarafında, yani doğu ve batı yüzü üzerinde, 20 cm. derinliğinde birer küçük niş yapılmıştır. Tek kanatlı olduğu anlaşılan kapı güneye, yani Büyük Kabul Salonu'na doğru açılmaktadır. Sarayda çıkan yangın sonucunda hem ahşap kapı direği, hem de kapı yanmış ve şiddetli yangm yüzünden kerpiç duvarlar tuğlalaşmıştır.
Ortalama 2.5 m. genişliğinde ve 8.20 m. uzunluğunda dikdörtgen bir plan gösteren 17 no'lu oda, Büyük Kabul Salonu'nun tersine, doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Güneye açılan kapı girişinin tam karşısında, 1.05 m. genişliğinde bir başka kapı girişi daha bulunmaktadır. Kuzeyde bir başka odaya açıldığı anlaşılan kapı girişinin yıkılmaması için, içi taş ve toprak ile dolu olan tabaka şimdilik boşaltılmamıştır.
Tıpkı Büyük Kabul Salonu'nun tabanı gibi, 17 no'lu odanın tabanı da, sıkıştırılmış kilden yapılmıştır. Duvarların İm. yüksekliğindeki temelleri taştan ve bunun üzerine de 1.80-2 m. yüksekliğinde kerpiç duvarlar yapılmıştır. Taş ve kerpiç duvarların üzeri sıvanmış ve beyaz kireç ile özenli bir şekilde badana edilmiştir. İçeride çıkan şiddetli yangın sonucunda ahşap çatı direkleri ve saz tabakası yanmış ve tabanda kalın bir kül ve kömür tabakası birikmiştir. Yangın sırasında bu küçük odanın doğu duvarı daha çok yanmış ve kerpiç duvarlar tuğlalaşmıştır. Odanın batı duvarı, aynı zamanda 18 no'lu odanın da yan duvarını oluşturmaktadır. İçeride bulunan keramikten yapılmış kırık kandil parçalan, odanın kandiller ile aydınlatıldığını göstermektedir.
Bu küçük odanın hangi amaç ile kullanılmış olduğunu şimdilik kesin olarak bilemiyorsak da, Büyük Kabul Salonu ile birlikte planlanarak yapıldığı ve onunla birlikte kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır.
KÜÇÜK BULUNTULAR
17 no Tu oda içinde bulunan keramikten yapılmış küçük kandil ve parfüm kabı, oldukça ilginçtir. Küçük kandiller, odanın kandiller ile aydınlatıldığını göstermektedir. 14 cm. uzunluğundaki parfüm kabı, biçim olarak kulpsuz çok küçük bir anforaya benzemektedir. Benzerine şimdiye kadar rastlanılmayan bu ilginç ve güzel parfüm kabının, ithal edilip edilmediğini bilemiyoruz.
Bronzdan dökme tekniği ile yapılan yüksük, günümüzdeki yüksüklerin benzerini ve ilk örneğini oluşturmaktadır. Yüksüğün dış kısmı, iğnenin kaymaması için, yan yana ve alt alta çukur noktalar ile doldurulmuştur. Küçük parmağa girebilecek büyüklüktedir.
15 no'lu Büyük Kabul Salon'un tabanı üzerinde bulunan demir ve bronzdan yapılmış çeşiti eşya ve silahlar, yangın ve özellikle nemden oldukça fazla etkilendiği için, daha çok tahrip olmuşlardır. Demirden yapılan eşya ve silahların bronza kıyasla daha fazla oksitlendiği görülmüştür. Örneğin demirden dövme tekniği ile yapılan ok ve kargı uçları, oksitlenmiş ve parçalara ayrılmıştır. Bazı demir kargı uçları ise, çapma sonucunda eğilerek, bükülmüştür. 24 cm. uzunluğundaki kargının kovanmdaki ahşap sap, içeride demir ile kaynaşmış durumdadır.
Demirden dövme tekniğinden yapılan boru, 15 no'lu Büyük Salon'un kuzeybatı kapı girişi yakınında bulunmuştur. Ortalama 10 cm. yüksekliğinde, 1 cm. kalınlığında ve 11 cm. çapındaki boru, demir bir levhanın dövülüp bükülmesi ile silindirik bir biçime getirilmiştir. İç kısmında birleşme yerine ayrıca demir levha perçinlenerek, sağlamlaştırılmıştır. Nemden etkilenen silindirik biçimli demir boru, aşırı derecede okside olmuştur. Konservasyon çalışmalarında sonra 1200 gr. ağırlığında olan demir borunun, ilk yapıldığı sıradaki ağırlığının 1300-1350 gr. arasında olduğu sanılmaktadır. Demir borunun kapı halkaları ile ilgili olup olmadığını ise şimdilik bilemiyoruz.
17 no'lu oda içinde bulunan bronz halka, yılan başlı Urartu bileziklerine benzemesine karşın, daha büyüktür. Bronz bileziklerden ayrılan ikinci önemli nokta, halkanın bir ucu yılan başı biçiminde sonuçlanırken, öteki ucu açıktır ve buraya geçirilerek kapatılmaktadır. ğpatılan icısmın aşındığı görülmektedir. Ortalama 0.5 cm. kalınlığındaki bronz halka, 11 cm. 'apmdadır. Halka bu büyüklüğü ile sanki bir yere takılmaktadır.
17 no'lu oda içinde bulunan bronz kapı halkası, bir başka ilginç metal eseri oluşturmaktadır. Bronzdan döküm tekniği ile yapılan kapı halkası, ahşap kapının ve kirişin yanması sonucunda aşırı bir şekilde tahrip olmuş ve ortadan çatlayarak, ikiye bükülmüştür. Ne yazık ki bronz halkanın diğer parçaları yangın sırasında tahrip olmuştur. Ortalama 33.5 cm uzunluğunda olan kapı halkasının konservasyon çalışmalarından sonraki ağırlığı, 1700 gr'dır. Ancak bronz halkanın İlk döküldüğü sıradaki ağırlığının daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. Bronz kapı halkası, daha önceki yıllarda sarayın diğer odalarında bulmuş olduğumuz bronz kapı halkalarının benzerini oluşturmaktadır, ancak onların üzerinde tek satırlık çivi yazısı olmasına karşın, bunun üzerinde çivi yazısı bulunmamaktadır.
15 no'lu oda içinde bulunan birçok bronz levhanın, mobilya kaplaması olduğu anlaşılmaktadır. Çıkan yangın sırasında ahşap mobilyalar yanmış ve bronz mobilya kaplamaları tahrip olmuştur. Daha sonra nemden etkilenen bronz levhaların çok büyük bir kısmı oksitlenerek küçük parçalara ayrılmıştır. Laboratuarda onarılarak kurtarılan bronz mobilya kaplamaları, daha önce ortaya çıkarılan Urartu mobilya kaplamalarının benzerini oluşturmaktadır.
2007 yılında Yukarı Anzaf Kalesi kazı çalışmalarının en ilginç ve özgün buluntusunu, 15 no'lu Büyük Kabul Salonu'nun tabanında bulunan bronz ağırlık oluşturmaktadır. Bronz ağırlık, salonun en güney ucundaki birinci ve ikinci in-situ sütun kaideleri ile üçüncü sütun kaidesi arasında ve taban üzerinde yan yatmış olarak bulunmuştur. Bronz ağırlığının altında ve çevresindeki yanmış ahşap izlerine bakacak olursak, bunun bir ahşap kaide veya sehpa üzerinde durduğu anlaşılmaktadır. Taban üzerinde nemden etkilenen bronz ağırlık, aşırı bir şekilde okside olmuştur. Hatta oksitlenme yüzünden ağırlığın alt kısmında ve döküm boşluğunun çevresinde küçük çukurlar olmuştur.
Masif döküm tekniğinde üretilen bronz eser, toplam 35 kg. ağırlındadır. Ağırlık ortamla olarak 28,5 cm. uzunluğunda, 21,5 cm. genişliğinde ve kulpu ile birlikte 23 cm. yüksekliğindedir. Oldukça ilginç bir biçime sahip olan ağırlığın, bronzdan kum ya da balmumu kalıba dökülerek üretildiği anlaşılmaktadır. Bronz dökümün çok başarılı olduğu ve eser üzerinde herhangi bir çatlak ve pürüzün olmadığı görülmektedir. Döküm işlemi, ağırlığın alt kısmında bulunan kabaca daire biçimli bir boşluktan yapılmıştır ve içeride fazla boşluk bulunmamaktadır.
Kabaca üçgen bir biçim gösteren bronz ağırlığın alt kısmı düzdür. Ağırlık bu biçimiyle, kabaca da olsa hayvan başına veya tıpkı bir ütü modeline benzemektedir. Ön kısmı sivri, altı düz, üstü ve arka kısmı bombeli olan bronz ağırlığın üst kısmında bulunan küçük ve kalın kulp, ağırlığın organik bir parçasını oluşturmaktadır. Ancak bu kısa kulp, ağırlığı kaldırmak ve taşımak için yeterli değildir. Bu yüzden ağırlığın her iki yanma ve bombeli olan sırt kısmına açılan birer kare biçimli delik içine yerleştirilen demir çubuklar, ağırlığın kaldırılması ve taşınması işleminde kullanılmıştır. Ancak ağırlığa takılan demir çubuklar oksitlendiği için tahrip olmuştur.
Bronz ağırlığın yan tarafına kazıma-vurgu tekniği ile bir hayvan başı, uzun bir kule motifi ve beş adet rozet motifi işlenmiştir. Hayvan başı kesin olmamakla birlikte at başına benzemektedir. Hayvan başının altında, hayvan başı büyüklüğünde bir daire çizilmiştir. Uzun kule motifinin içine, yapının birden çok katlı olduğunu göstermek için, alt alta iki pencere yapılmıştır. Kule motifinin üzerine üç, bunun yan tarafına da iki adet rozet motifi işlenmiştir. Rozet motifleri ise gül biçimindedir. Çok büyük bir olasılıkla bu ilginç işaretlerin resim yazısı olması gerekmektedir.
Asıl ilginç çivi yazısı, kısa kulpun üzerinde bulunmaktadır. Oldukça özenli ve belirgin bir biçimde yazılan çivi yazısı, toplam dokuz heceden oluşmaktadır. Yazıt üzerinde kazımızın dil bilim uzmanı Prof. Dr. Ali Dinçol ve Belkıs Dinçol çalışmaktadır. Yazıtın çözümlenmesi ile bu ağırlığın ne olduğu, nereden getirilerek saraya armağan edildiği ve hangi amaçla kullanılmış olduğu anlaşılacaktır. Bunlardan da önemlisi bugüne değin Urartu Krallığı'nın yayılım alanında benzerine rastlanılmayan bu ilginç bronz ağırlığın, Urartu metal sanatına, tarih coğrafyasına, dilbilimine ve ağırlık ölçüsüne çok büyük bir yenilik getireceği kuşkusuzdur.
LABORATUAR ÇALIŞMALARI
Yukarı Anzaf Kalesi'nde sürdürülen arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan cam, kemik, keramik, taş ve metalden yapılmış çeşitli eşya ve silahların tümü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne bağlı "Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Araştırma Merkezi "nin modern aletler ile donanımlı laboratuarında değerlendirilmiştir. Laboratuarda Konservatör Vedat Evren Belli (M.A.) başkanlığında yürütülen çalışmalar sonucunda keramik eserler tümlenmiş, demir ve bronzdan yapılmış çeşitli eşya, alet ve silahlarda korozyonundan arındırılarak sağlamlaştırılmış ve yeniden korozyona uğramaması için, üzerlerine koruyucu madde sürüldükten sonra, Van Müzesi'ne teslim edilmiştir.
Eğer laboratuarda bu önemli çalışmalar yapılmazsa, 2800-2700 yıldan beri tuzlu ve nemli toprak altında olan metal eşya ve silahlar ortaya çıkarıldıktan çok kısa bir süre sonra, bir daha kurtarılamayacak şekilde tahrip olup gidecektir.